Değirmenci Ahmed’in Milli Şef İnönü ile imtihanı!

Ahmed-ı Haso, babasını daha iki-üç yaşındayken bir gece vakti Maden Çarşısı’na meyve götürürken tek gülleyle vurularak ‘’kim vurduya’’ gittiğini söylüyordu. Babasının hakkındaki bilgileri analığında, başka ahbap, dost ve aile büyüklerinden ancak öğrenebilmişti. Köyler ve şehir merkezleri arasındaki iletişim ketum olduğu zamanlar kırsal alanda yaşayanlar; kendi yağlarından kavrulmayı, bin bir cefa zorluk da olsa bir şekilde öğrenmişlerdir.
Aşağı Sığık Köyü, menşelerinin Erzurum Horasan İlçesindeki Kürtler olduğunu, Moğol istilasından kaçıp Torosların bu son parçalarından olan Maden ile Guleman arasındaki dağlara yerleştiklerini söylerler. Ne kadarı doğrudur bilinmez.
Ahmed-ı Haso’yu 1980’li yıllarda tanıdığımda yaşı 70’in üzerinde olup eski eşini yetirdiğinden ikinci evliliğini henüz yapmıştı. Beni de babamdan, dedemden ve diğer aile büyüklerimden dolayı tanıyordu. Tepesinde külahı, ceketi, yeleği şalvarı ve yeleğin orta düğmesinden yan cebine inen yuvarlak kapaklı cep saatiyle bize hiç yabancı gelmiyordu. Zaten bizimkilerdendi. Kırışık esmer yüzü, tatlı ticari dili, ayrık dişleri ve hoşsohbetiyle hala ufak tefek köylü ticareti olan Nalburiye işiyle uğraşıyordu. Yirminci asrın başlarında Sığık Köyü’nün yaslandığı dağlardan menşeini alıp Dicle nehrine dökülen ‘’Sığık’’ Çayı üzerinde birkaç değirmen vardı. Bunlardan birini Ahmed-ı Huso işletiyordu. Girişimcilik ve değirmencilik babasından ona miras kaldığı besbelliydi.
Ahmed-ı Haso, babasının bir gece vakti kim vurduya gittiğini o zamanki işlerinin bozulması, annesinin müsebbip olduğu ihtimalini inanarak anlatıyordu. Bana anlattığı geçmişiyle ilgili bir hikâyeydi: ‘’Xane’’ (Hanım)kadın, eşini birinci âlem harbinde yitirmiş dul bir kadındır, köyden değirmenlerine inmiş annemle beraber ilkbahar taze yoncasını akşam yemeği için toplamayı teklif etmiş, beraber az ilerlerken Xane kadın (ansızın), ya bir şeyimi değirmende unuttum; hemen alıp geleyim der. Kaç dakika sonra beraber işlerine devam ederler, akşam değirmene tekrar döndüğünde yaklaşık 10 kg’lık un torbası ortada yok olmuş, malum kıtlık yılları… Kadın kadına çıkan tartışma yerini beddualara bırakmıştır.
-Annem, Xane kadına: ‘’sen bilerek değirmene beş dakikalığına döndün kaş göz arasında un torbamı yürütün.’’ demiş.
 -Xane Kadın, beni ununu çalmakla suçluyorsun, eğer ben bunu yapmışsam benim pergalam (sistem veya düzen pergelden geliyor olabilir)  yoksa senin pergalan bozulsun’’ der.
İşte bundan dolayıdır ki belki 10 yıl açlıkla sefalet içinde kıvrandık(1920-40’lı yıllar genel anlamda bütün yerkürenin kıtlık yıllarıydı). Şükür bu günlere… Akranları olup bizim köyde yaşayan Ahmed-ı Kalo, Fırıncı Harbi ve Çavuş gibi birkaç köylümüzün hal hatırını sorduktan sonra Ahmed-ı Kalo ile olan ufak bir hikâyesini de anlatmadan edemedi: ‘’Bir yaz gecesiydi dumansızlıktan başım dönüyordu. Ahmed-ı Kalo o sene Suvaran’da (Zağuran Köyü’nün eski konumu) tütün ektiğini duymuştuk. Mesafe bir saatten daha fazla, dere tepelerle dolu bu yolu kat ederek vardım o ufak tarlaya; harman yeri kadar tütününü ondan habersiz biçtim. Daha sonraları (gülerek) bir balta ve Alaman malı kerpeten hediye ederek helalleştik, sağ olsun mert adamdır.  (Derin bir nefes alarak devam etti) Guleman Şark Kromları İşletmesi’nde çalıştığı yılları özlemle yâd ederekten istekli bir şekilde, yarım saat boyunca derinlere dalarak anlatmaya devam etti:
-Henüz 14’tüm, malum yetimim; anam da başkasıyla evlendiğine göre öksüzüm de! Soy İsim Kanunu geldiğinde benimkini ‘’Yüksüz’’ yazmışlar, oysa dünyanın yükü sanki hep sırtımdaydı gibi kendimi hissediyordum. Kim düzeltiyse… Tam da bana uygun soy isim ‘’öksüz’’ giydirmişler ‘’Koca bir değirmenin işletmesi benim boynumda bunun yanı sıra rakip değirmenler de var, çalışmasan müşteri kaybeder ve açlıktan kıvranırsın. Henüz un çuvallarını kaldırır indirir kıvamına gelmişim. Hani, biz Kürtlerde bir atasözü vardır: ‘’Xorte çardesali, gayı se sali çı bıkı ina bıkı’’(yiğidin 14’ü ve öküzün 3 yaşında olanı ne yapsa inanınız.) Bu yaştaki gençlerin kar ve zararı iki tarafı da keskin dehreye benzer, yeğenim. Rahmetli eşime âşık olduğum seneydi, evlilikle gelecekle ilgili derinlere dalarken bir baktım ki katırlara binmiş kerli ferli adamlar üstelik katırların başka da yükleri yoktu. Kendi aralarında o zamanlar bilmediğim Türki(Türkçe) konuşuyorlar, bizlerle konuşurken mütercim kullanıyorlardı. Emrivaki olarak değirmenin içine girip incelemeye başladılar. Yoksa bunlar babamdan kalma değirmenimi elimde mi alacaklar diye bende bir tuhaflıklar oluştu, doğrusu epeyce tırstım. Nihayet Tercüman bana dönerek senin çayın, kahven ya da ayranın yok mu? Eliyle temiz yüzlü adamı göstererek: ’’Bu adam yanı başımızda açılan krom cevheri işletmesinin Müdürü, bütün ahali işçi olarak bunun emrinde çalışıyor. Hepsinin maaşından bu sorumludur. Müdür bey işçilerin ekmeğini temin edebilecek bir değirmen arıyor, onun için buradayız.’’ dedi. Daha fazla detaya girmeden tercümana dönerek: ‘’ Begim, siz burada dinleniniz ben beş dakikada köyü kolaçan yapayım belki bir çay kahve bulurum’’ diyerek köyün içine yöneldim. Çay olayı zaten memlekete yoktu, kahve bir tek Zeyno teyzemde vardı, ona durumu anlatınca hiç esirgemedi; keçi sütü ile kahve takımını alarak beni değirmenimde bekleyen davetsiz misafirlerime doğru koştum. Terli, canhıraş, heyecanlı istemli halimi gören Müdür, tercümanın vasıtasıyla bana bir öneride bulundu: ‘’Değirmeni, içindeki un çuvallarla beraber bir bedelle, bize vereceksiniz. Mart-nisan aylarında Konya’dan buğday getirir burada öğütürüz, seni de işsiz kalmaman için yanımıza alacağız, aydan aya bir miktar para vereceğiz vb.’’ Ne dersin ha! Bu tekliflerine çok sevinmemekle beraber bunları kırmamalıyım babında tekliflerini kabul ettim.
Değirmenci Ahmed olan ben, artık Müdür Bey’in postasıydım; yumurta getir, keçi sütü getir, ekmek odun getir…  2-3 yıllık hizmet ve askerlik derken bizim Müdür Beğ’in tayını çıkmış yerine başka bir müdür atanmıştı. Bu Müdür, her nedense öncekine hiç benzemiyordu. Birileri tarafında hakkımda doğru yanlış şeylerle kafasının doldurulduğu besbelliydi. Yıldızımız hiç barışmadı. Evvela Sıhhiyeci olarak ardından işletmenin depo bekçiliğine daha sonra benzinliğe görevlendirildim. Birkaç ay sonra da bilmem TCK’nın 15. Maddesinden işten atıldım. Değirmenim artık harabe olmuştu üstelik su kotası yüksekte kalmış bir daha çalıştırmam imkânsızdı. İşime dönmek için bir iki resmi mercii kapısını çaldımsa da olmadı. İşletmede her kes Demokrat Partili olmuştu bense Halk partiliydim yani Sağır İsmetçi, Milli Şef taraftarıydım bu durumumu her kes biliyordu. Öyleyse Reis i Cumhur bana yardım etmeliydi ama nasıl?. Diye kendi kendimle konuşuyorum.
Ani bir kararla elde avuçta ne varsa alıp bir Cuma günü Başkent Ankara’ya gitmek için Maden Şimendifer İstasyonu’na vardım üç gün sonra kendimi Ankara’da buldum. Sora sora insan Halep’i bulur ya, işte ben de bunu yaptım. Bir hafta çalışıp çabalayarak Çankaya yollarını, Maltepe, Demirtepe, bilmem ne tepe gibi semtleri o zaman öğrendim. Anqare (Ankara) dediğin şimdiki bizim Ergani gibi bir yerdi. Bir sabah vakti belki saat 09 belki 10 gibiydi Milli Şef’in konvoyu Çankaya Köşkü’ne giderken Ceketimi sallayarak yolunu kestim konvoy hafif bir sapmayla yoluna devam ederken ben korumalardan dünyanın dayağını yemiştim. Ben korumalara meramımı, TCK’nın 15. maddesini dilendirirken daha da çok dayak yiyordum. İşsizlik zor bir şey yeğenim, bir de haksız olarak işten atılmışsan bu kez insan gururu da insanı tırmıklıyor. Pes etmek yoktu bende, bir daha farklı noktada Milli Şef’in yolunu aynı şekilde kesince şans bu kez yüzüme gülmüştü. Reis i Cumhur arabanın penceresini açarak dayak yediğim muhafızlardan benim salınmamı ve ona getirmelerini emretti. Ben ona temkinli yaklaşırken o bana: ‘’hayırdır Efendi ne derdin var?’’ demişti.
Ben, sayın paşam ben Etibank Şark Kromları Müessesinde 3 yıllık Benzinciydim, Hem o mıntıkada bir ben Halk Partiliyim, beni haksız yerde TCK 15. Madde ’den işten attılar, TCK 15. Madde nedir bilmiyorum; çoluk çocuğum aç, perişan ve ben işimi istiyorum. Derdimi kimselere anlatamıyorum, bütün büyüklerimi seferberlikte kaybetmişim’’ dedim. Milli Şef, dosyasının içinde sıradan bir kâğıdı alarak benim eski işime devam etmem için Müessese Müdürüne iki satır yazı yazıp elime tutuşturarak, ‘’ bunu götür müdürüne ver işin tamamdır.’’ demişti. Ben bu yazıyı boynumdaki muskadan çok daha değer vererek itinayla cıgara kutumun içine yerleştirip cebime atarak Maden-Guleman’a (Alacakaya) dönüş yapmıştım. Guleman’a vardığımda kimselerin bu olayı bilmemesi ve cebimdeki adeta kutsamışçasına yazılı kâğıdı kimselerin fark etmemesi için azami dikkat ile Müdürlüğün binasına doğru temkinli bir şekilde yürüyordum. Bina Bekçisi nasıl olduysa beni fark ederek bağırmaya başladı: ‘’La Ahmed nerelerdesin? Bir haftadır Müdür Beg dâhil herkes seni köşe bucak arıyor, xelatımı (müjdeli haber karşılığı hediye) seni tekrar benzin işine aldılar. Hadi gözün aydın hem de Müdür seninle görüşmek istiyor’’ demişti. Meğerki benim işe başlama talimatımı Paşa bir hafta önce telefonla hal etmişti. O günden emekli olana kadar İşletme Benzinliğinde âdeta dokunulmazlığım varmışçasına gönül rahatlığıyla çalıştım.
Ahmed-ı Haso yaklaşık 30 yıl Guleman İşletme Benzinliğinde çalışarak emekli oldu. Diyarbakır Bağlar semtine yerleşerek uzun bir süre ticaret yaptı 2000yılının başında vefat ettiğini çok sonralarda duymuştum. Mekânı cennet olsun.
Sürçülisan ettimse af ola. Maksadımız geçmiş yaşamışlıkları bir nebze de olsa yaşatmak

Hakkında admin

Tekrar kontrol edin

HDP’li belediye başkanının ihracı reddedildi

Gazeteistasyon / Kesin ihraç talebiyle HDP Merkez Disiplin Kurulu’na sevk edilen Eğil Belediyesi Eş Başkanı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir