Küresel Salgının Hatırlattıkları

Türümüzün belirsiz ve güvensiz macerasına daha önce hiç bu kadar güçlü şekilde katıldığımı hissetmemiştim.

İnsanlığın ortak kaderini her zamankinden daha fazla hissediyorum.

Tüm benliğimle kavradım ki hepimiz yedi milyarlık bu büyük organizmanın bir parçasıyız.

Tıpkı vücudumuzdaki yüz milyarlarca hücrenin birer parçası olduğumuz gibi.

Herkesin ebedi olan bu varlıkta, Platon’un Mağara Alegorisinde olduğu gibi, Özgür olmak ya da olmamak üzere inşa edilmiş bu gerçeklikte, acı, sevinç ve güvensizlikten oluşan bu bütünde bir payı var.

Aralık 2019’da başlayıp Avrupa’da ilk SARS-CoV-2 vakasının tespitinin üzerinden daha iki ay bile geçmedi. Bu süre zarfında virüs bütün hayatımızı altüst etti. Üstelik küresel krizin ağır ekonomik etkileri olacağı da aşikârdır.

Uluslararası basın, Alman hükümetinin özel sektöre vereceğini duyurduğu 550 milyar avro tutarındaki finansal destek paketini bir tanksavara benzetiyor. Oysa bu önleme dikkatlice bakıldığında, oyuncak bir silahtan farksız olmadığı görülecektir. Almanya’nın vergileri erteleyen ve yüksek kredi limitleri içeren finans paketi gösteriyor ki güncel krizin doğası tam anlamıyla kavranamamış. On sene önceki avro krizinin tırmanmasında da hiç kuşkusuz bu anlayış kıtlığı temel belirleyici rol oynamıştı. O dönemde olduğu gibi mevcut krizde de şirketlerin ve bütçelerin sorunu, yetersiz likidite değil borçların ödenememesidir.

Dünyadaki tüm hükümetler var güçleriyle devlet bütçelerini olağanüstü oranlarda arttırmalıdırlar.

Kapitalizm 1980’lerden beri devlete, sen lüks kamaranda otur, dümeni bize bırak, biz refahı sağlarız diye telkin edegeliyor.

Bu durumu doğal sonucu olarak hükümetler Covid-19 ya da iklim değişikliği gibi küresel krizlerle ne yazık ki başa çıkmak için hiçbir zaman hazır olamadı.

Öte yandan özel sektörün kamusal hayatta baskın olması, devletin kendi başına yapabileceklerine olan güvenin sarsılmasına yol açtı.

Bu kriz sayesinde kapitalizmin yeni biçimlerini kurgulayabiliriz.

Devletler, piyasalar başarısız olduğunda müdahale etmek yerine, sürdürülebilir ve bütüncül bir büyüme sağlayacak piyasaların düzenlenmesinde ve oluşturulmasında aktif olarak yer almalıdır.

Her ne kadar ne tam olarak zaman olacağını kestiremesek de her şey geçip gittiğinde ekonomi dâhil, bir dizi hasarla karşı karşıya kalacağız. Hasarın yol açtığı zararın boyutunun sağlıklı ve rasyonel bir şekilde tespit edilebilmesinin ancak enkazın kaldırılmasından sonra yapılabileceğini unutmamak gerekir.

Ancak şunu hemen belirtelim ki dünya çapında %3’lük bir büyüme sağlamış olan devletlerin çoğu ayakta kalacaktır.

Bu nedenle hem ilkesel olarak hem de olgular itibariyle virüsün yarattığı olumsuz havayı kullanarak korumacı önlemler almak ve pek çok avantaj sağlayan dünya ticaretini yargılamak doğru değildir.

Korona virüs bağlamındaki gelişmeler bizi düşünmeye, tıp ve sağlık sektöründe korumacı önlemler geliştirmeye itmelidir.

Avrupa’da, hükümetler krize yardım paketleriyle ve Eurobond çıkarılmasını tartışırken. Durumun ciddiyetinin siyasetçileri uzlaşmaya zorladığını da kabul edersek yepyeni bir küresel para biriminin tedavüle sokulduğunu bizzat görebiliriz.

Bu sanal paranın adı önemli değil, Çin yuanı, avro ve dolar içeren bir havuzdan oluşabilir ve bütün dünyada borçlar ve maddi değerler bu para cinsinden hesaplanabilir. Böylece arz ve talebin canlanmasının önü yeniden açılabilir.

Yeni para biriminde nakit parayı da yeniden örgütlenmiş Batı ülkelerinin kontrolünde olmayan bir IMF olması gerekir.

Bugün yaşadığımız küresel salgın bize, ekosistemdeki ve genel olarak evrimdeki gerçek halimizin ne kadar istikrarsız olduğunu ortaya koydu.

İnsanlar, tarihsel bir olgu olduğumuzu, muhteşem ve büyük bir uygarlık yarattığımızı, bu uygarlığın kısa sürede olağanüstü şekilde geliştiğini, başarılarımızın onu savunmasız bırakıp sorunların önüne attığı için kendi kendini etkisiz hale getirdiğini unutmasak iyi olur.

Victor Hugo’nun “Waterloo bir savaş değildir, dünyanın yüzünün değişmesidir” dediği Napolyon’un Waterloo yenilgisinin süper makro versiyonunu bir gün mutlaka yaşayacağız.

Tüm dünyanın paniğe kapıldığı bir dönemde büyük Rus medya organları sükûnetlerini bozmuyor. Sosyal medya ve muhalif yayınlar ise tam aksi bir tablo çiziyor.

Doktorlara göre enfeksiyonlu hasta istatistiği bilinçli olarak çarpıtılmakta, Korona virüs enfeksiyonlarının başka bir teşhis altında kayda alınması, resmi rakamlara göre zatürrenin % 37, boğmacanın ise % 40 oranında artmış olması, bu durumu göstermektedir.

Demokratik olmayan bu rejim, doktorların sesini bastırıyor, ulusal ve uluslararası eleştirileri engellemek için istatistiklerde manipülasyon yapıyor. Önlemler ne yazık ki geç alındı. Aynı durum Çin’de de yaşanmıştı, şimdi bunun ceremesini tüm dünya çekiyor.”

2013’teki bankacılık krizini takip eden yedi yıl boyunca hükümet, vatandaşlara odaklanmak yerine, inşaat sektörü ve seçmen odaklı politikayı tercih etti. Geldiğimiz noktada devlet sağlık sisteminin ne kadar güçsüz olduğu, en korkunç biçimde ortaya çıkmış oldu. Virüsle savaşacak donanıma sahip değiliz ve yaşananları hep bir adım geriden takip ediyoruz. Bu krizin bize gösterdiği bir başka şey, hükümetin vatandaşlara sosyal destek sağlamak için ne kadar az şey yaptığıdır.

Salgınlar tarihi de bize göstermiştir ki, en kritik an, ölüm vakalarının azaldığı, resmi kurumların tehlikeden kurtulduk diye sevindiği, gerginliğin azaldığı ve pek çok insanın eski hayatına dönebileceğini düşündüğü zamandır.

Şirketlerin ve istihdamın ne kadar süreyle atıl bırakılabileceği, ne kadar daha hayatta tutulabileceği belli olmasa da bunların bir sınırı var.

Şimdiye kadar açıklanan acil önlemler vakit kaybından ibarettir. Hükümetlerin bu zamanı tecritten çıkmamızın koşullarını yaratmak ve ekonomik hayatı (ikinci bir salgın dalgası yaşanma riskine rağmen) normalleştirmek için kullanması gerekmektedir. Bunun için test kapasitesinin arttırılması ve insanlar arasındaki temasların takip edilmesinde yeni bir yaklaşımın benimsenmesi şart.

Ancak bu şekilde enfeksiyon vakalarını izole etmek mümkün, ayrıca acil servislerin ve malzemenin de arttırılması şart.

Sürekli dile getirilen ‘her kriz bir fırsattır’ düsturundan pek de ilham almadığımı itiraf etmeliyim.

Son haftalarda işlerini kaybedenlerin çoğu yakında mali sorunlarla karşı karşıya kalabilirler. O zaman da güzelce ambalajlanmış kredi tekliflerini kolunun altına sıkıştırmış dostane “yardımseverlerle” çıkacak karşılarına.

Yazımı, Kenya’nın kurucu devlet başkanı Jomo Kenyata’nın, Batı ülkelerinin Afrika gelişini anlatmaya çalıştığı sözle bitireyim.

“Misyonerler Afrika’ya geldiğinde bizim topraklarımız onların İncilleri vardı. Dua edelim dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda, bizim incilimiz, onların toprakları vardı.”

 

e-mail m.nesim.sevinc@gmail.com

Hakkında admin

Tekrar kontrol edin

Bakanlık Daire Başkanı eşini öldürüp intihar etti

Gazeteistasyon / Adalet Bakanlığı’nda Destek Hizmetleri Dairesi Daire Başkanı olarak görev yapan Serkan Tüzün, önce …

Bir cevap yazın