Virüs Panik (3)

İlk kolera pandemisi, ilk Asya kolera salgını veya Asya kolerası olarak da bilinir. Salgın Kalküta çevresinde oluşmuş ve Güneydoğu Asya, Ortadoğu, Doğu Afrika ve Akdeniz kıyılarına kadar yayılmıştır.
İlk kolera pandemisi (1817 – 1824), aynı zamanda ilk Asya kolera salgını veya Asya kolerası olarak bilinen, Kalküta çevresinde oluşmuş ve Güneydoğu Asya, Ortadoğu, Doğu Afrika ve Akdeniz kıyılarına kadar yayılmış bir salgın hastalıktır. Kolera daha önce birçok kez Hindistan’a yayılmışken, bu salgın ilerledi, sona ermeden önce Çin ve Akdeniz’e kadar ulaştı. Bu salgının sonucunda Avrupa’nın baskısıyla bölgeye gönderilen Britanyalı askerler de dahil olmak üzere yüz binlerce kişi öldü. Salgın, 19. ve 20. yüzyıllar süresince hem Asya hem Avrupa’da yayılan birkaç kolera pandemisinin ilkiydi. Salgın, benzeri görülmemiş bir şekilde çok sayıda bölgeye yayılmış ve Asya’daki hemen hemen her ülkeyi etkilemiştir.


Kolera, Ganj nehri’nin alçakta kalan bölgelerine özgüdür. Festival zamanlarında, nehri seyahat edenler sık sık hastalığa yakalanırlar ve Hindistan’ın diğer bölgelerine dönmeleriyle hastalığın yayılmasına neden olurlar. İlk kolera salgını da Jessore kasabasında benzer şekilde başladı. Bazı epidemiyologlar ve tıbbi tarihçiler, salgının bir Hindu festivali olan Kumb Mela aracılığıyla küresel olarak yayıldığını öne sürmüştür. Daha önceki salgınlar Bihar’ın Purnia şehrinde yaşanmıştır, ancak uzmanlar bu salgınların bir biriyle alakası olmadığını düşünmektedir. 1817 yılında, kolera Ganj deltasının etrafına yayılmaya başladı. 1817 yılının eylül ayında, hastalık Bengal Körfezi’nden geçerek Kalküta’ya vardı ve hızla kıtanın geri kalanına yayıldı. 1818 yılına gelindiğinde, hastalık batı sahillerindeki Bombay’da ortaya çıktı. Salgının Hindistan dışındaki yerlere yayılması Mart 1820’de hastalık Tayland’da tespit edildi, Mayıs 1820’de hastalık Bangkok ve Manila’ya kadar yayıldı, 1821’nin ilkbaharında hastalık Java, Umman, ve Çin’deki Anhai şehrine ulaştı; 1822 yılında Japonya’da, Basra Körfezi’ndeki Bağdat’ta, Suriye’de ve Güney Kafkasya’da görüldü; 1823 yılında kolera Astrahan, Zanzibar, ve Mauritius’a ulaştı.
1824 yılında, salgın hastalık sona erdi. Bazı araştırmacılar, 1823-24 yılındaki soğuk kışın su kaynaklarındaki bakterileri öldürdüğünü savunmaktadır.
Toplam ölümler, salgının sebep olduğu ölüm sayısı hala bilinmemektedir. Belirli alanlarda çalışan akademisyenler ölüm sayısını tahmin etmiştir. Örneğin, Bangkok’ta hastalığa bağlı olarak 30.000 kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. Semarang, Java’da Nisan 1821’de 1,225 insanın 11 gün içerisinde öldüğü tahmin edilmektedir.

Üçüncü Veba salgını

1855-1859 yılları arasında Çin’in Yunnan bölgesinde başlayan ve sonrasında tüm dünyaya yayılan salgın, yalnızca Çin ve Hindistan’da 12 milyon insanın hayatını kaybetmesine sebep oldu. Jüstinyen Vebası ve Kara Veba’nın ardından gelen üçüncü veba olduğu için adına Üçüncü Veba denildi.
Hong kong’dan Britanya Hindistan’ına geçen veba, Hindistan’da yaklaşık olarak 10 milyon insanın ölümüne sebep olmuştur, ilerleyen yıllarda da İngiliz sömürgesi Hindistan’da 12,5 milyon daha insanı öldürmüştür. 1899 yılına gelindiğinde veba Hindistan’daki küçük topluluklara ve kırsal bölgelere de sıçramıştır.

Sömürge devletinin veba kontrol tedbirleri arasında karantina, tecrit kampları, seyahat kısıtlamaları, Hindistan halkının kullandığı geleneksel iyileştirme tekniklerinin yasaklanması bulunmaktadır. Bu tedbirler İngiliz ordusu ile dayatılmıştır, Hintliler bu kontrol tedbirlerinin kültürlerine müdahale olarak görmüşler ve aynı zamanda bunun baskıcı ve zalimce olduğunu savundular. 1898-1899 yıllarına gelindiğinde veba kontrol sistemi de değişmiş oldu, veba yasalarının zorla dayatılmasının zarar verici olduğunu hem de diğer bölgelere de yayıldığı için daha geniş bir alana dayatma yapılmanın imkansız olduğuna karar verdiler. Bu dönemde her ne kadar hükümet aşılanma mecburi değil diye söylemiş olsalar da, İngiliz sağlık görevlileri tarafından Waldemar Haffkine’in veba aşısını kullanarak büyük çaplı bir aşılama başlattılar.
Veba’nın sebep olduğu kayıplara ve hastalığın nasıl geliştiğine bakılarak hastalığın 2 farklı aşamada yayıldığı gözlemlenebilmektedir. İlk başlarda ortaya çıkan veba okyanuslar üzerinde yapılan ticaretlerle yayıldığı görülmektedir, başlıca hastalıklı insanların, farelerin ve pirelerin bulunduğu kargoların taşınması en büyük sebeplerindendi. İkinci kısmı ise bire-bir insan temasında geçiyordu. İkinci kısım daha çok Asya’ya da özellikle de Mançurya ve Moğolistan’da görünmüştür. Her ne kadar ciddi kayıplara sebep olmuş olsa da, doktorların hastalık hakkındaki bilgisinin gelişmesine de yardımcı olmuştur. 1894 yılında Hong Kong’da İsviçre asıllı Fransız bakteriyolojist Alexandre Yersin isimli bir doktor, hastalığın bacillus Yersinia Pestis sebep olduğunu keşfetmiştir.


1889 Rus gribi, bilinen en eski grip salgınıdır. Yaklaşık 1 yıl süren salgında yaklaşık 1.000.000 kişi hayatını kaybetmiştir.
Influenza A virüsü alt tipi H2N2 ile ortaya çıktığı düşünülen bu salgının son dönemlerde aslında H3N8 alt tipine ait olduğu ortaya çıkmıştı. İlk kez Mayıs 1889’da birbirinden oldukça uzak üç yerde (Türkistan, Kanada ve Grönland) ortaya çıkan hastalık şehir nüfusunun artmasıyla çabucak yayılmıştı. Bir milyon insanın hayatını elinden alan bu salgın, öte yandan bakteri bilimi hakkında gerçekten bilgi sahibi olmamızı sağlayan ilk salgın. Asya gribi ya da Rus gribi olarak da bilinen bu salgın yine influenza kaynaklı. 1889’da Buhara, Canada ve Grönland’da neredeyse aynı anda görüdü.
Mevsimsel gripte olduğu gibi, en kötü etkilenen nüfus yaşlılar ve çocuklardı. Bununla birlikte, tipik bir grip salgını ile karşılaştırıldığında, 25-34 yaş grubunda hasta sayısı çoktu. En kötü etkilenen grup hamile kadınlardı. Hayatta kalan hamile kadınların dörtte birinden fazlasının ise çocuğunu kaybettiği tahmin edilmektedir. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü’ye göre hala hamile kadınlar grip aşılamasında 1. önceliğe sahiptir. Genç yetişkinler arasında ölüm oranının normalden yüksek olmasının nedeni yaşlı nüfusun 1889-1890 grip salgını (Rus gribi olarak bilinir) ile kısmen bağışıklığa sahip olmaları ve eve dönen genç askerlerin öncelikle eşlerine gribi bulaştırılmış olmalarıydı. Elbette mikrobiyolojik açıdan bakıldığında virüsün “sitokin fırtınası” olarak bilinen bir bağışıklık sistemi cevabını tetiklemesi ve bu nedenle ölüm oranlarının arttığı düşünülmektedir.
Rus Gribi 1889-1890 yıllarında etkin olmuş ve dünyada 1 milyon kişinin ölümüne yol açmış bir salgındır. Dönemin modern ulaşım altyapısı salgının yayılmasına yardımcı olmuştur. O dönemde başta Rus İmparatorluğu olmak üzere 19 büyük Avrupa ülkesinin faydalandığı 202 bin 887 kilometrelik demiryolları bulunmaktaydı.
Salgın ilk olarak 1889 yılında Saint Petersburg’da tespit edildi. Yalnızca 4 ay içerisinde bütün kuzey yarımküreyi etkisi altına almıştı. St. Petersburg’da ölümler 1 Aralık 1889’da en yüksek seviyeye ulaşırken ABD’de salgın 12 Ocak 1890’da en yıkıcı seviyesine ulaştı.


1889 yılın da başlayan 6. Kolera Pandemisi, Hindistan’da ortaya çıkmış, daha sonra Ortadoğu, Kuzey Afrika, Doğu Avrupa ve Rusya’ya yayılmıştır.

İspanyol gribi ya da İspanyol nezlesi, 1918-1920 yılları arasında H1N1 virüsünün ölümcül bir alt türünün yol açtığı grip salgınıdır. İspanyol Gribi, 18 ay içinde 50 ile 100 milyon arası insanın ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın olmuştur. O dönemde yaşayan nüfusunun %15’i ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın olmuştur. İspanyol Gribinin bir özelliği, zayıf, yaşlı ve çocuklardan çok, sağlıklı genç erişkinleri etkilemiş olmasıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın son aylarında tüm dünyayı etkisi altına almış, hatta kimi tarihçilere göre dört yıl süren savaşın sona ermesinde önemli bir etken olmuştur.
Salgın İspanya’da başlamamasına rağmen İspanyol nezlesi olarak adlandırılmasının sebebi ise İspanya’nın, Birinci Dünya Savaşı’nda yer almamış olması ve askerî sansür nedeniyle diğer Avrupa devletlerinde salgından söz edilmezken İspanyol basınının salgın konusunu ilk kez gündeme getirmiş olmasıdır.

 

İspanyol nezlesi ilk kez 11 Mart 1918’de ABD’nin New Mexico eyaletinde tespit edildi. Salgın 1918 Eylül-Kasım aylarında zirve noktasına ulaşmış ve Osmanlı dahil tüm dünya ülkelerini etkilemiştir. Hindistan’da 17 milyon kişi, yani ülke nüfusunun %5’i bu hastalıktan ölmüştür. ABD’de nüfusun yaklaşık %28’i hastalığa yakalanmış ve 500.000 -675.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Britanya’da 250.000, Fransa’da 400.000 kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. Fiji adalarında nüfusun %14’ü iki haftalık bir süre içinde İspanyol Nezlesi’nden ölmüştür. Hastalığa dönemin önemli isimlerinden de yakalananlar olmuştur. Max Weber, Ressam Gustav Klimt, İspanya Kralı XIII. Alfonso ve Sophie Halberstadt Freud bu kişiler arasında sayılabilir.

Asya gribi 1957-1958 ortaya çıkmış, hızla tüm dünyaya yayılmıştır. H2N2 virüsünün bir formu olan bu grip salgınında 2 milyon civarında kişi öldü. Salgının etkisi, virüsün tanımlanması ve aşı geliştirilmesi gibi hızlı hareket edilmesi sonucu en alt düzeye indirildi.

AIDS teşhisi konulan ilk şahısların çoğu hastalığı cinsel yolla kapan eşcinsel erkekler ve şırıngaları ortak kullanan damardan alınan uyuşturucu bağımlılarıydı. 1983 yılında Amerikalı ve Fransız araştırmacılar hastalığın nedeninin HIV olduğunu buldular ve 1985’e gelindiğinde bu virüsü tespit eden serolojik kan testleri geliştirildi.
AIDS muhtemelen Afrika’da ortaya çıktı ve başta Afrika olmak üzere AIDS vakalarında salgın düzeyinde artış görüldü. Bu hızlı artışta, Afrika’da şehirleşmenin çoğalması, uzun yolculukların ve uluslararası seyahatlerin artması, seks alışkanlıklarının değişmesi, damardan uyuşturucu kullanımının artması önemli rol oynadı. ABD’nin 2004 raporuna göre dünyada 38 milyon kişi HIV taşıyor, her yıl 5 milyon kişi virüsü kapıyor ve 3 milyon kişi AIDS’ten ölüyordu.1981-2008 yılları arasında, 20 milyon kişi AIDS nedeniyle hayatını kaybetti.
Bilinen ilk AIDS vakaları 1981’de ABD’nin New York ve Kaliforniya eyaletlerinde rapor edildi. AIDS teşhisi konulan ilk şahısların çoğu virüs ile cinsel yolla enfekte olan eşcinsel erkekler ve şırıngaları ortak kullanan damardan alınan uyuşturucu bağımlılarıydı. 1983 yılında Amerikalı ve Fransız araştırmacılar hastalığın nedeninin HIV olduğunu buldular ve 1985’e gelindiğinde bu virüsü tespit eden serolojik kan testleri geliştirildi.
AIDS muhtemelen Afrika’da ortaya çıktı ve 1980’lerde başta Afrika olmak üzere AIDS vakalarında salgın düzeyinde artış görüldü. Bu hızlı artışta, Afrika’da şehirleşmenin çoğalması, uzun yolculukların ve uluslararası seyahatlerin artması, seks alışkanlıklarının değişmesi, damar içi uyuşturucu kullanımının artması önemli rol oynadı. Birleşmiş Milletler’in 2004 raporuna göre dünyada 38 milyon kişi HIV ile yaşıyor, her yıl 5 milyon kişi virüs ile enfekte oluyor ve 3 milyon kişi AIDS’ten ölüyordu. 1981-2008 yılları arasında, 20 milyon kişi AIDS nedeniyle hayatını kaybetti.

Tüm dünyadaki HIV pozitif vakalarının %70’i Sahra altı Afrika’dadır. Afrika’daki bazı ülkelerde nüfusun %10’undan fazlası HIV ile yaşamaktadır. Bu oranlar dünyanın diğer bölgelerinde bu kadar yüksek oranda olmasa da Doğu Avrupa, Hindistan, Güney Asya, Güneydoğu Asya, Latin Amerika ve Karayipler’de hızlı bir artış görülmektedir. Oranlar Batı Avrupa ve ABD’de de artmaktadır. ABD’de yaklaşık 1 milyon kişi HIV ile yaşamaktadır. Asya ülkelerinde en keskin artış Çin, Endonezya ve Vietnam’da görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre HIV antiretroviral tedavisine gereksinim duyan insanların 10 da 9’u tedavi görememektedir.

Hakkında admin

Tekrar kontrol edin

Akşener: Biz de aday getirebiliriz, CHP’li de olabilir, kazanmak önemli

Gazeteistasyon / İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, katıldığı canlı yayında Millet İttifakı ve 6’lı …

Bir cevap yazın