Ana Sayfa / Manşet / Orbanistan / Krizden diktatörlüğe…

Orbanistan / Krizden diktatörlüğe…

2008 yılında Başkan Obama’nın genelkurmay başkanı olan ve daha sonra Chicago Belediye Başkanı olarak seçilen Rahm Emanuel, “Büyük Buhrandan” bu yana en büyük ekonomik felaket olan ekonomik krize atıfta bulunarak: “Asla ciddi bir krizin boşa gitmesini istemezsiniz. Daha önce yapılması mümkün olmayan şeyleri yapma fırsatı sunuyor” diyerek krizin, bankacılık lobisi tarafından yıllarca bloke edilen önemli finansal reform mevzuatını geçirme için beklenen fırsatı yarattığını savunuyordu.

Bu tür gerçekçilikler başka amaçlar içinde kullanıldığında da geçerli olabilir. Yani bu tür kriz fırsatları en çok da diktatörlüğe hevesli liderler tarafından kullanılır. ABD’de Trump, Macaristan’da Viktor Orban tarafından kullanıldığı gibi. Trump konusunu başka bir yazıya havale ederek Orban’nın bu tür uygulamalara imza attığını gösteren geçerli nedenlerimden dolayı gelin Orban konusuna göz atalım.

Her ikisi de benzer politik temellere, benzer düşmanlara, küresel ölçekte destek sağlayan “milliyetçilere” ve uluslararası desteğe sahip. Her ikisi de uluslararası kurumların ve liberal politikanın yılmaz eleştirmenleri, kronist eğilimleri ve aldatıcı dernekleri var ve her ikisi de genteel merkezinin saygın seçkinlerinin başarısızlıklarından son derece yararlandı. Yalnız Orban tam olarak liberal karikatürün otokratı değildir, aynı zamanda siyasi iktidarı ve onun enstrümanlarıyla derinden ilgilenen bir politikacıdır.

Tahmin ettiğimizden çok daha kırılgan olan demokrasi, Macaristan’da neredeyse bitme noktasına geldi. Orban, göreve başlar başlamaz iktidarı kendi lehine pekiştirme görevini üstlendi. Kısa sürede ülkesinin mahkemelerini kişisel noterliğine dönüştürdü. Kritik medya organları etkisizleştirilirken, zaten can çekişmekte olan bağımsız medyaya baskı yaptı, jingoist sivil toplum örgütlerine para verdi ve rejimin yandaşlarını ihale sözleşmeleriyle semizleştirdi. Ülkede halen “sözde” ama asla adil olmayan özgür seçimler var. Macaristan’ın devlet yayın organları Fidesz partisinin propaganda aracına dönüşmüş durumda. Seçimlerin nasıl yapılacağından oyların hesaplanmasına kadar bu yayın organları karar vermekte ve Orban’nın seçimleri kazanmasını kolaylaştırmaktadır. Bu yayın organları seçim sonuçları açıklanırken, birkaç bölgede Fidesz partisinin sadece oyların sadece %48’i ile engellenmeden yönetmesi gereken üçte iki süper üstünlüğü ele geçirebildiğini söyledi. Macaristan medyasını dışarıdan böyle okuyunca, Macaristan en iyi demokratik ülkelerden birisi olarak tanımlanabilir. Hâlbuki fiili tek partili bir devlet, başka partilerin seçimlerde sadece kazanma şansı olmayan ve eşit olmayan şartlarda yarışmasına izin verir.  Orban da seçim kurallarını muhalefet pahasına lehine bir şekilde düzenledi.

Hazin olansa daha on yıl önce, darbelere uğramış, ancak yine de komünizmden serbest piyasa demokrasisine birçok ülkeden daha iyi geçmeyi başarmış Macaristan’da, tüm bunların bu kadar hızlı bir sürede gerçekleşmesidir. Tüm bunların nasıl gerçekleştiğine birlikte göz atalım.

Macaristan, gelişen liberal kentsel bölgeler ve muhafazakâr kırsal bölgeler gibi ağırlıklı iki gruptan oluşmaktadır.

Orban, önce dış desteklerle seçmene endeksli politikaları ile kişi başına 14.000 dolar civarında bir GSYH ve birkaç popülist barışçıl uygulamalarla iktidarını pekiştirdi. Daha sonra bu uygulamaların bir kısmının kötü bir ekonomi yönetim olduğu ortaya çıktı.

Ayrıca Macaristan’ın kötü şansı, Fidesz (Macar Yurttaş Birliği)’in, dışarıda tutulması gereken parti olması, yani gerektiğinde demokrat rolünü oynamasına seçmenler tarafından güvenilmesidir.

Çünkü sağda güçlü bir partinin bulunmaması, sistem karşıtı politikacıların da azınlık hakları, hukukun üstünlüğü ve hatta seçimler gibi demokratik inceliklere çok az ilgi duymaları ve sistemin kendi amaçları veya hizmet ettiklerini sanmalarından ve Macaristan halkı “demokrasiyi yok etmek için oy kullandıklarını” bilmeden. Fidesz’e normal sözler veren normal bir parti gibi görerek oy kullandılar.

Siyasi partiler, Macaristan Ulusal Meclisi’ne katılabilmek için %5 seçim barajını aşmak zorundadır.

Ülkede birçok aydın ve muhalif düşünür Orban’ın otokratik eğilimlere sahip olduğu konusunda uyarmıştı, fakat seçmen Orban’ın gerçek niyetini bilmiyordu. O her zamanki klişelerle konuşuyordu. Bazı parti ileri gelenlerinin farklı fikirlerine rağmen onu durdurmaya yaklaşamadılar.

Orban’nın bir şansı da AB mevcut durumdan dolayı diktatör hükümet yöneticilerini durduracak durumda olmaması. Virüs nedeniyle tüm devletler temel haklarla ilgili kısıtlamalara gitmesi. Pek çok batılı ülke virüsle mücadelede zayıf kalması. Böyle bir durumda pek çok insan özgürlüklerin kısıtlanması ile virüsle mücadele arasındaki farkı görmekte zorlandı. Virüsle mücadelede Singapur modelini kendine örnek alıp. Macaristan’ın demokrasisini yok etmek için korona krizini tüm niyet ve amaçlar için bulunmaz bir fırsat olarak gören Orban. Zaten özgür olmayan basın ve yetkileri üzerinde bağımsız bir yasama kontrolü ya da uygulanabilir bir muhalefet olmadığından, 11 Mart’ta hiçbir sorun olmadan acil durum ilan etti. 30 Mart’ta da 199 sandalyeli Ulusal Meclise sunulan acil durum yasa tasarısını, 53 “hayır” oyuna karşı 137 “evet” oyuyla ezici bir çoğunlukla parlamentodan geçirmeyi başardı.

Bu yasayla ülkeyi parlamentonun denetimine tabi olmadan, süresiz olarak kararnamelerle yönetme yetkisi aldı. Yasanın herhangi bir bitiş süresi içermemesi, hükümetin tehlike halini istediği kadar uzatmasına olanak veriyor. Yasal olarak, parlamento tehlike halinin kaldırılmasına karar verebilir, ama parlamentonun bağımsızlığı söz konusu bile değil. Bütün milletvekilleri 2010’dan beri bizzat Orban tarafından özenle seçildi ve geçtiğimiz on yıl içinde bir kez bile onun iradesine ters düşecek bir eylem ya da söylem içerisine girmediler.

Böylece 30 Mart yasası ile Macaristan Orban’ın özel hukuk statüsüne ne zaman son verileceğine tek başına karar vereceği gerçek bir faşist diktatörlüğe dönüşmüş oldu.

Ayrıca, hükümet sözde “politikacıların kendi başlarına para biriktirmelerini” sağlama iddiasıyla siyasi partilere sağlanan devlet desteğini yarıya indirdi. Devletin parasını kendi partisinin çıkarları için kullanmak konusunda hiçbir zaman tereddüt etmedikleri için bu, Fidesz’i etkilemeyecek ama muhalefet için etkili olacaktır.

Tek adam yönetim yetkisinin karşısında bir denge ve denetim mekanizmasının bulunmaması nedeniyle Fidesz milletvekilleri, düğmeyle çalışan birer makineden başka bir şey değiller. Muhalefet milletvekilleri yeterli sandalyeye sahip değiller. Ayrıca Orban sekiz yıldır yargı bağımsızlığına savaş açmıştı. Temel Yasa’ya aykırılık durumunda hükümetin kararlarına müdahale etmesi ve iptal etmesi gereken Anayasa Mahkemesini, son sekiz yılda epeyce zayıflatarak eski bir dostunu yargı sisteminin başına atadı ve Anayasa Mahkemesi’ni sadık destekçileriyle doldurdu. Seçim sistemini kendi partisi lehine değiştirdi, Macar medyasının çoğunu müttefiklerinin eli altında tekelleştirdi ve dostlarıyla partililerini devlet denetleme kurumlarına atadı. Komik olan, Macar hükümeti yeni yasanın Avrupa normlarına ve Venedik Komisyonu gibi uluslararası kuruluşların önerilerine uygun olduğunu iddia etmesi. Hatta Hükümet Sözcüsü Zoltan Kovacs, yeni yasayla yargının daha etkili ve bağımsız olacağını savunması. İnsan hakları gözlemcileri yasayı Macar demokrasisi için son bir darbe olarak görmesine rağmen, Orban’ın yaptıkları Polonya gibi demokrasilerde örnek alınıyor. Fransız, İtalyan, Hollandalı ve ABD’li sağ popülist figürler, Orban’a hayranlıklarını gizlemiyorlar.

Yasanın lafzı, hükümetin bu fazladan yetkisini ancak ve ancak “gerekli olduğu ölçüde ve varılmak istenen hedefle orantılı olarak kararnamede belirtilen salgını önlemek, denetim altına almak ve ortadan kaldırmak ve ayrıca zararlı etkilerini azaltmak ve ortadan kaldırmak” için kullanabileceğine ilişkin muğlak ifadeler içeriyor. Ancak bu ilkeyi koruyacak ve etkili bir yargısal denetimi sağlayacak herhangi bir bağımsız kurum kalmadığı için bu orantılılık ve zorunluluk ilkesinin hiçbir önemi kalmadı. Son on yılda, Orban hükümetleri güçlerini kötüye kullanmak konusunda hiçbir fırsatı kaçırmadığından bu sefer öyle yapmayacaklarını varsaymak için hiçbir neden göremiyorum.

 

Yerel yönetimlerin yetkilerinin kısıtlanması

30 Mart acil durum yasasına dayanarak yayınladığı kararnameye göre Orban, seçilmiş belediye başkanlarının karar verme yetkilerini, üyeleri hükümet tarafından atanmış ilgili bölgeler için görevlendirilen güvenlik komisyonlarının onayına sunmayı zorunlu hale getirerek belediye başkanlarının yetkilerini sınırlanmış oldu. Yani belediye başkanları tarafından alınan tüm kararlar, ilgili bölgeler için görevlendirilen güvenlik komisyonlarının onayına sunulmak zorundadır. Komisyonlar da beş gün içinde inceleyerek onaylayacak ya da reddedecektir. Tahmin edeceğiniz gibi bu kararların Orban’nın talimatına göre verileceğini belirtmeye gerek yok. Belediye başkanlarının yetkilerini özellikle kısıtlamasının altında yatan temel nedenlerden birisi de Macaristan’da 2019 yılın ekim ayında yapılan belediye seçimlerinde başkent Budapeşte başta olmak üzere çok sayıda kentin belediye başkanlıklarını muhalefet partilerinin kazanmış olmasıdır. Ancak belediye başkanlarının yetkilerini kısıtlayan yasa tasarısının parlamentonun onayından geçmesi gerekiyor ve yasa tasarısı anayasal değişiklikler gerektiriyor. Orban hükümeti ise Parlamentoda bu tür değişiklikleri yapacak çoğunluk sayısına sahip değil, şimdilik kararnamelerle idare ediyor ve görünen o ki pek yasaya da ihtiyaç duymuyor.

Muhalefeti daha da zayıflatmak için belediyelerin bazı haklarını iptal etti ve bazı gelirlerini de ellerinden aldı. Ayrıca bir kararnameyle belediyeye ait Göd’deki 350 milyon dolarlık bir Samsung projesini, “özel ekonomi bölgesi” olarak yeniden tanımlandı, böylece Samsung’dan elde edilen gelirlerin muhalefet liderliğindeki belediye meclisi yerine Fidesz liderliğindeki il meclisine gitmesini sağlamış oldu.

30 Mart acil durum yasasında özgürlükleri kısıtlayan birçok maddeler bulunmaktadır. İlk akla gelenlerden birisi, hiç şüphesiz altı üniversiteye tanınan özerk yönetimin sonlandırılarak, üniversitelerin yönetimlerinin, üyelerini hükümetin belirlediği vakıflara devredilmesi hükmüdür. Diğer kimi hükümlerse şöyle: Kişilerin doğumları sırasında kaydedilen cinsiyetleri daha sonra değiştirilemeyecek. Süre sınırı belli olmayan “acil durum” süresince kanun hükmünde kararname çıkarabilecek, bazı kanunların uygulanması askıya alınabilecek ve asılsız haber yayanlar (özelikle Orban’nın işine gelmeyen doğru haberler) 1 ile 5 yıl arasında hapis cezasına çarptırılabilecektir. Böylece hükümeti eleştirenler susturulacak hatta şimdiden susturulmaya başlandı bile. Daha vahimi ise Orban’ın talimatına ya da yeni bir “kararnameye” dahi gerek duymadan, onun hangi yönde talimat verebileceğini düşünerek, hissederek, tahmin ederek hâkimlerin karar vermeye başlaması. Bu durum bal gibi Orban faşizmi değil de nedir.

 

Normalleşmenin götürdükleri

Dünyadaki hükümetlerin özgürlükleri kısıtlamaların “kontrollü bir şekilde gevşetilmesi” dedikleri şeyin asıl gerçeği, sürü psikolojisi içinde “insan haklarının kısıtlanması sistemine kontrollü geçişten” başka bir şey değildir. Bunu açıkça itiraf etmeleri, bilinen nedenlerle mümkün değil. Bu durumu, ne kadar süreyle iktidarı ellerinde tutacaklarını bile bilmiyorum ama iktidarda kaldıkları sürece devam ettireceklerinden hiç kuşkum yok.

Elbette, OHAL rejimlerinde fazladan elde edilen yetkilerin şahsi amaçlı kullanılması, karar alma sürecinin merkezileştirilmesi veya eleştirel seslerin susturulması için kötüye kullanılması, Macaristan’a özgü değil. İçinde bulunduğumuz bu kriz durumunu ne yazık ki pek çok hükümet kullandı, kullanmaya devam ediyor.

Örneğin Çin, salgını Hong Kong’da daha sert adımlar atmak için bir fırsat olarak gördü. Tayland, Kamboçya, Rusya, Azerbaycan ve benzeri ülkeler gibi dünyanın birçok yerinde birbirine benzer çeşitli faşizm uygulamalarını görebiliriz. Küba, Kuzey Kore, Eritre, Laos, Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti, Türkmenistan, Vietnam ve Orta Afrika Cumhuriyeti gibi tek partili yönetimlerden söz etmeye bile gerek yok.

Ancak, Polonya gibi, denge ve denetleme mekanizmasının çok zayıf olduğu, devlet destekli dezenformasyon için kullanılan 500’den fazla medya kuruluşundan oluşan devasa bir merkezi propaganda imparatorluğu olan ve anayasal çoğunluk tarafından desteklenen bir hükümetin olduğu bir ülkede gücü merkezileştirmenin daha kolay olduğu apaçıktır.

Polonya’da da Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, muhalefetin sert eleştirilerine rağmen, yargıçları cezalandıracak yasayı geçtiğimiz hafta onayladı. İktidarın 2016’dan bu yana hissettirmeden uygulamaya koyduğu yargı reformunu sorgulayan yargıçlar, bundan sonra para cezası ödeyecek, kıdemleri düşürülecek, hatta görevden bile alınabilecek. 73 yüksek mahkeme yargıcından 27’sinin zorunlu emekliliğe ayrılmasını öngören tartışmalı yargı reformu yasası yürürlüğe girmesine rağmen, emekliliğe ayrılmamakta direnen yargıçlar çarşamba sabahı işlerinin başındaydı. Milliyetçi muhafazakâr Hukuk ve Adalet Partisi hükümetinin yargıç atamalarında hükümetin değil, cumhurbaşkanının daha etkili olması öngörülüyor. Böylece Polonya hükümeti, “hukuk devleti yapısını sistematik olarak tehlikeye atıyor.” Demokrasinin gördüğü tahribatın yıllarca sürebileceğinden ve başka ülkelere de sıçrayabileceğinden endişeliyim.

 

Polonya’da “Hukuk ve Adalet” partisi, salgını kürtaja daha fazla kısıtlama getirmek için kullanıyor, her ne kadar ilk bakışta bunun salgının durdurulmasına nasıl yardımcı olacağı belli olmasa da, her koşulda kısıtlama merkeziyetçi iktidar için iyidir. Parlamento salgından korunmak için kürtajı yasaklayacak ve okullarda cinsel eğitimi suç kabul edecek yasaya karşı çıkan, insan hakları örgütleri, hükümeti eleştiriyor, zira sokağa çıkma kısıtlaması nedeniyle kamusal alanda protesto mümkün değil.

 

Diktatörlerin muhalifi sosyal medya

Macaristan’da, pardon Orban’nın ülkesinde birçok muhalif siyasetçi, sosyal medya hesapları üzerinden virüs salgını hakkında gerçeği yansıtmayan ve korkuyu körükleyen paylaşımlarda bulundukları gerekçesi ile bazı vatandaşların gözaltına alınmasından dolayı endişeli. Hükümeti eleştirmenin gün geçtikçe zorlaştığını belirten bazı siyasetçiler seslerini duyurabildikleri kadar. Orban Mart ayında kendisine verilen özel yetkileri kötüye kullanmakla suçlanıyor.

Sosyal medya hesapları üzerinden paylaşımda bulundukları gerekçesiyle birçok kişinin evlerine baskın düzenlendi ve söz konusu kişiler saatlerce gözaltına tutuldu. Polisin sürekli internet üzerinden yapılan paylaşımları izlediğini belirten yetkililer acil durum yasası kapsamında birçok kişi hakkında yanlış bilgi yayınladıkları iddiasıyla soruşturma başlatıldığını duyurdu. Halkı tehlikeye soktuğu gerekçesi ile birçok kişi hakkında da soruşturma yürütüldüğü ifade edildi.

Magyar Narancs haber, muhalif milletvekili Janos Csoka Szucs’ın hükümetin hastanelerdeki yatak kapasitesine yönelik politikasını Twitter üzerinden eleştirdiği için gözaltına alındığını bildirdi. Tartışmalı politika Covid-19 hastası olmayan kişilerin yatak kapasitesini artırmak amacıyla hastaneden atılmasını öngörüyordu Szucs, muhalefetteki milletvekili Akos Hadhazy’nin mesajına, “Bulunduğum Gyula şehrinde bin 170 yatak boşaltılıyor” ifadesini ekledi. Bunun daha sonra doğru olduğu görüldü. Szucs “salgınla mücadele çabalarını engellediği” gerekçesiyle 4 saat boyunca gözaltında tutuldu. Hadhazy “Facebook’ta eleştiride bulunanların susturulması gerçeği yazan veya söyleyen insanlara yönelik polisin baskısıyla başladı” dedi.

(Güney ve Doğu Avrupa’daki internet ihlallerini aşağıdaki linkten takip edebilirsiniz: https://monitoring.bird.tools/ )

Geçtiğimiz günlerde Macaristan’ın kuzey doğusunda yaşayan ve hükümetin Covid-19 krizini yönetme şeklini eleştiren 64 yaşındaki bir vatandaş, bir ay önce sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı bir paylaşımdan dolayı saatlerce gözaltına tutuldu. Söz konusu vatandaş “Çok acımasızsınız ancak şu ana kadar diktatörlerin her zaman bir sonu oldu” dedi, daha sonra savcılar takipsizlik kararı verdi.

Perşembe günü konuyla ilgili düzenlenen basın toplantısında konuşan bakan Gulyas Gergely “hükümetin sadece gerekli olduğunda müdahalede bulunulmasını talep ettiklerini” söyledi. Bu söz hem doğru hem de büyük bir yalan, “gerekli olduğu” ifadesinden kasıt, Orban’nın iktidarına fayda/zarar anlamında olmasıdır.

Orban, “Avrupa’da imparatorluk inşa etmek isteyenler ulus devletler yerine imparatorluk düzenini, yani ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ni istiyor. Biz, bunun bir parçası olmak istemiyoruz. Biz, Macaristan’ın Macaristan olarak kalmasını istiyoruz,” dedi ve öte yandan Orban, kendisine ait Facebook sayfasında Macaristan’ın Birinci Dünya Savaşı öncesi sahip olduğu toprakları da içinde gösteren Macaristan haritasını paylaştı. Söz konusu haritanın paylaşılması AB üyesi olan Macaristan’ın girişimi diğer AB üyesi ülkelerin tepkilerine yol açtı. Hırvatistan ve Romanya hükümetlerinin de tepkisini çekerken Almanya ve Avusturya, Macaristan hükümetini eleştirdi.

Macar hükümet temsilcileri, Batı politikacılarının virüsle uğraşmak ve vatandaşlarının hayatlarını kurtarmak yerine Macaristan’daki hukukun üstünlüğü meselesi ile meşgul olacak zamanı nereden buldukları gibi demagojik sorular sormaya devam ederken, diğer taraftan Macaristan parlamentosunun önünde salgınla hiç alakası olmayan düzenlemelerin doldurulduğu bir torba yasasını hazırladılar. Büyük ihtimalle önümüzdeki hafta kabul edilecek olan bu yasa içinde, bazı kamu taşınmazlarının hükümet yanlısı oligarklara verilmesi ve Orban’a yakın oligarklara çıkar sağlamak üzere Çin’den sağlanacak kredi ile inşa edilecek 5 milyar Euro değerinde dev bir proje olan “Budapeşte-Belgrad demiryolu hattının” ayrıntılarının düzenlenmesi var.

Orban hükümeti, Macaristan’ın Eurovision yarışmasında yer almayacağını duyururken, kararın gerekçesine dair herhangi bir açıklama yapmadı. Fakat ülke içinde kararı eleştirenler, yarışmanın sağcı hükümet ve yandaş medya patronları tarafından “fazla eş cinsel” bulunduğunu öne sürüyor. Eleştirilerin odak noktasında ayrıca Macaristan’da hem hükümet hem de yandaş medya kanadında giderek yükselen homofobik nefret söylemleri var. “Hükümet yanlısı” televizyon kanalında bir yorumcunun, Eurovision’a “eş cinsel filo” şeklinde atıfta bulunması ve yarışmaya katılmamanın ülkenin ruh sağlığı açısında daha faydalı olacağı yönündeki açıklaması da ülkede yükselen homofobik seslere örnek olarak gösteriliyor. Macar devlet televizyonu MTVA içinden bir kaynak, The Guardian gazetesine yaptığı açıklamada çekilme adımı adına resmi bir neden belirtmese de, çalışanlar arasında yarışmanın “LGBT kültürüyle olan ilişkisinin hükümetin kararında etkili olduğu” görüşünün yaygın olduğunu belirtti. Macar web sitesi index.hu, kamu medyasından isimsiz bir kaynağın, çekilme sebebi olarak “hükümetin Eurovision’u fazla eşcinsel” bulduğu yönündeki iddialarına atıfta bulunarak manşetine taşımıştı. Hükümet ise protestolara önlem olarak devlet televizyonlarına gösterilerle ilgili yayın yasağı getirmişti.

 

Hükümet ülkede, pardon “Orbanistan” diye yazacaktım. Alışkanlık, bir türlü diktatörlerin yönetimini kabullenip alışamadım, durum böyle giderse, gidecek gibi görünmüyorlar ve ben de galiba alışacağım. Neyse konumuza devam edelim. Orban, ülkesinde düşüşe geçen nüfusunu arttırmak için, çocuk sahibi olmak isteyen ama olamayan vatandaşlarının sağlık masraflarını karşılama kararı aldı. Orban, bu amaçla altı özel doğum kliniğini satın alarak kamulaştırdı. Satın alınan klinikler çocuk sahibi olmak için tedavi görecek kadın ya da erkeklere ücretsiz hizmet verecek. Orban’ın bu tür yeni fonlamalarına bağlı olarak 2022’de 4 bin bebeğin doğması bekleniyor. Bazı uzmanlar ise bu politikanın verimli olmayacağını savunuyor. Budapeşte’de yaşayan Doktor Gulyas Gergely, “Devlet kurumlarında sağlanan hizmet genelde özel kurumlarda sağlanandan daha düşük kalitede oluyor.” ifadeleri ile hükümetin kararlarını eleştiriyor.

Kontrolsüz gücün, özellikle bir kriz sırasında, demokrasinin nasıl kurşuna dizildiğini görmek için o kadar ileri gitmemize de gerek yok. AB içinde gücün kötüye kullanılması da bilinmeyen bir şey değil. Çünkü bu arada Avrupa hükümetleri Covid-19’un yayılmasına karşı aldıkları koruma önlemlerini farklı ölçülerde gevşetti. Uzmanlar gevşemenin sonucunda ikinci bir dalganın yaşanıp yaşanmayacağını, yaşanırsa ne boyutta yaşanacağını tartışırken, köşe yazarları yeniden kısıtlamalara gidileceğini tahmin ediyor ve yeni kısıtlamaların olası sonuçlarını tartışıyorlar. Herhalde aşı bulunana kadar, bana göre ise iktidarlar hedeflerindeki amaçlarına ulaşıncaya kadar. Böyle gelgitler yaşayacağız. Bizler bu şekilde yaşayacağımız geleceğe uymak zorunda kalacağız. Buna da alışacağız, neler yaşamadık ki.” Yani her zaman kriz kısıtlamalarına karşı hazırlıklı olmalıyız. Şöyle ki hükümetler kendi çıkarlarına hizmet edecek iklim hedeflerini tutturabilmek için ülkelerinin derin devlet yapıları ile birlikte her biri tek başlarına çaba harcıyorlar. Yani içinde bulunduğumuz dünyadaki bu kriz, diktatörler için kaçırılmayacak altın değerinde bir fırsat. Bugüne kadar bu tür fırsatları kullandıkları gibi süresini şimdiden kestiremediğim uzun bir süre daha da kullanacaklar.

Demokrasi için özellikle Doğu Avrupa’nın eziyet veren milliyetçiliği ve Kuzey Avrupa’nın alaycı egoizmiyle de mücadele etmemiz gerekiyor. Çok sevdiğim bir söz var: “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” Yani insan aklının unutma hastalığı vardır. Dolayısı ile savaşların acılarını unutan nesiller, milliyetçi söylem ve heyecanlar ile tekrar silaha sarılıp birbirlerini öldürme telaşına düşeceklerdir. Çoğu insan bugünü yaşamaz. Gelecek onları yiyip bitirir. Oysa geleceği yaratan bugünü nasıl yaşadığımızdır.

e-mail    m.nesim.sevinc@gmail.com

 

PAYLAŞIN
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

Hakkında admin

Tekrar kontrol edin

Ölümüne mesafesiz, maskesiz “kılıçlı kalkanlı” gösteri

Bursa’da bir iş yeri açılışında kılıçlı kalkanlı yapılan gösteriye onlarca vatandaş katıldı. Türkiye’nin günlük korona ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir