Ana Sayfa / Manşet / Hakikat Sonrası Toplumlarda Yankı Fanusu Etkisi ve Kutuplaşma -3

Hakikat Sonrası Toplumlarda Yankı Fanusu Etkisi ve Kutuplaşma -3

 

 

Yankı Fanusu

Orijinali “echoc hamber” olan yankı odası kavramı düşünce ve inançların kapalı bir sistem içerisinde iletişim ve tekrarlama faaliyetleri ile güçlendirildiği durumları metaforik olarak ifade etmektedir ve bir sesin sürekli olarak yankılanmaya devam ettiği kapalı ortam anlamına gelmektedir. Anlatılmak istenen, bir fikrin sürekli olarak yankılandığı yani tekrarlandığı kapalı bir düşünce ekosistemidir. Yankı fanusu; ortak özellikleri, zevkleri, ilgi alanları ve benzer düşünceleri olan kişilerin oluşturduğu kapalı grupları ifade etmektedir. Bu kapalı gruplar, aynı düşünceyi tekrarlıyor, zaman içinde kalıplaşan bu düşünce ile aynı bakış açısının bir yankısı yaratılmış ve bir kısır döngünün başlamasına yol açmış oluyor.

Sosyologlar, insanlar yaşadığı yerden ve tamamen farklı olan, daha önce hiç tanımadığı, dilini bile bilmediği çok uzaktaki bir yerleşim yerinde yaşamını devam ettirmek zorunda kalsa, o insanlar o topluluk içinde kendi gibi düşünenlerle yakınlaştığını ve diğerlerinden uzak durduğunu ifade etmektedirler. Benzer şekilde yankı fanusu içindeki kişiler de kendi düşündüklerinin dışındaki tüm görüşlerden uzaklaştıkları için farklılıklara yer vermezler, yalnızca kendi düşündüklerine uyan yazıları, düşünceleri ve televizyon programlarını takip etmeye başlarlar. Bu kapalı gruplar, yalnızca kendilerini onaylayan içeriklere muhatap olarak kendi haklılıklarını doğrularlar ve bundan mutluluk duydukları için de yaşadıkları toplumda kendi gibi düşünmeyenlerle farklı kutuplaşmayı yaratırlar.

Bireyler, kendi gibi düşünen topluluklarla, takip ettiği hesaplarla sosyal medyada buluştuğu kişilerle bir araya gelerek herhangi bir gündem maddesi hakkında kendisiyle aynı duyguları paylaşan aynı siyasi düşünce ve ideolojileri sürekli olarak paylaşma eğilimi içerisine girmektedir. Kendi görüşüne yakın paylaşımlar yapan kişileri, kendi yarattığı fanusun değer yargılarına aykırı olan düşünceleri görmek hoşuna gitmediği için muhalif paylaşım yapanları kolayca arkadaşlıktan çıkararak ya da onları takip etmeyi bırakarak onları bulunduğu yankı odasından uzak tutmayı yeğler. Bu durum da insanlar, elinde gerçekleri öğrenecek çok fazla enstrüman olmasına rağmen kendisine aykırı gelecek doğru bilgiyle karşılaşmasını zevkle engelleyerek, sadece pasif bir alıcı olur. Çünkü böylesi işine gelmektedir.

Ralph Keyes, Hakikat sonrası çağ kitabında[1] “…Post-truth[2] ile ilgili olarak öne çıkan politikacıların dışında edebiyatçılar, akademisyenler, din adamları, gazeteciler ve benzerleri topluma yalan söylemeyi ve yalanın kurumsallaşarak toplumsal bir kabul görmesi konusunda en çok katkıyı bu insanlar yaptığını anlatmaktadır.” (2017) Sosyal medyanın kendi algoritmaları da bireye sadece ilgi alanlarına özgü grupları tavsiye ederek, yine aynı şekilde bireye uygun reklamlar çıkartarak yankı odasının duvarlarını “saray kalesi” gibi kalınlaştırmaktadır. Böylece kendi benimsediğine en yakın düşünce söz konusu olduğunda sayısız kez onaylatma şansı yakalamaktadır. Sosyal medya ve online haberlerin yükselişi ile birlikte ortaya çıkan “yankı fanusları”, o kapalı grubun hoşuna gidecek siyasi haberlerden ibarettir. Bunların sonucun da toplum, giderek artan bir bilgi kirliliği ile karşı karşıya kalır ve ne tür haberler tüketecekleri konusunda seçim yapmak zorunda kalırlar. Bunların etkisiyle kutuplaşmanın yoğun olarak yaşandığı bu dönemde, insanların büyük bir çoğunluğu, hali hazırda sahip oldukları yanlışlıkları onaylayan ve bu görüşleri güçlendiren medya ve bilgi akış kanallarını tercih etmesi veya bunlara yönlenmesi doğal görünebilir.

Ancak akademik kaynaklar dikkatle incelendiğinde “yankı fanusları” sadece toplumun çok küçük bir kısmının tecrübelerini yansıttığını ortaya koymaktadır. Yani, bir konudaki iddianın aslında bizzat kendisi ironik bir biçimde bir tür “yankı fanusları” etkisi ile gereğinden fazla abartılıp saptırılmaktadır. Özellikle popüler medya “yankı fanusları” ve benzerlerinin yaygınlığının etkisiyle ilgili, kapsamlı ve abartılı iddialarda bulunmaktadır. Aksine veriler ise bize durumun sanıldığından çok daha dengeli olduğunu göstermektedir. Kontrollü deneyler, bireylerin kendilerine yakın olan görüşleri, kendilerine yakın olmayan görüşlere tercih ettiğini ortaya koymaktadır. Bu durum özellikle konu siyaset olunca daha yaygın bir eğilim halini almaktadır. Ayrıca bu tür çalışmalarda çoğunlukla bireyler filtrelenmiş bir medya diyeti uyguladıklarını belirtmektedirler.

Durum böyle olunca sosyal medyayı kullanan bireyler, büyük çoğunlukla yalnızca kendi görüşlerini destekleyen düşünceleri ve yalnızca kendi inandığı fikirleri doğrulayan haberleri takip ederek, özünde kendi söylediğinin yankısını dinlemekten öteye gidemiyor, karşı görüşlerden haberdar olamıyor. Böylece sözde demokrasinin taşıyıcısı olan ve bu yönüyle “yeni medya” olarak anılan sosyal medya, klasik televizyon yayınlarından daha tek tipçi bir hâl alıyor.

 

Algılar ve Gerçek Kitabımda (2019)

(…)Bugünlerde “postmodern” toplumlarda, öfke ve nefret daha çok sosyal medyada görülmektedir. Kişiler sosyal medyada, ötekilerine gerçek hayatta olduklarından daha fazla nefret gösterebiliyor ve öfkeyle kendilerini ifade edebiliyorlar. Özellikle sosyal medyadaki yorumları incelediğimizde, birbirlerini hiç tanımayan bu tipteki kişilerin, haber ve yorumlarının altında birbirlerine nasıl nefretle yaklaştıkları görülmektedir. Bu davranışların en önemli nedeni ise, Yazımın Başında anlatmaya çalıştığım bilgisizlikten kaynaklı görüş ve düşünce farklılıklarıdır. Kişi kendi dünya görüşünü, ötekileştirilenlere dayatmakta, duymak ve görmek istemediğinden farklı bir şey duyduğunda, hemen saldırıya geçmektedir. Bu tür prototipte dinci, milliyetçi, cinsiyetçi, ırkçı, sağcı, solcu ve herhangi bir dünya görüşüne sahip insanların bazıları, bu tür yorumlarda bulunabilirler. Burada, kişinin hangi dünya görüşüne sahip olduğundan çok, hangi davranış biçimlerini benimsediğine bakmalıyız.

Bu durum daha çok kişinin, dünya görüşüyle değil de kendi kişiliği ve dünyaya bakış açısı ile ilgilidir. Bu yapıda olan kişiler sorgulamadan inanan, fanatik bir şekilde kendi düşüncesi dışındaki tüm düşünceleri reddeden tiplerdir. Böylesi zayıf kişilikte olan kişiler dünyadan kopuktur, kendi dünyalarında yaşamaktadırlar. Evrendeki her gelişmeyi, kendi ideolojik sahte gerçekliğine ya da inancıyla ilgili olduğunu zannederler. Bunu yapabilmek için kendisini kandırmak zorundadır. Bu tür kişiliklerin,[3] nesnel gerçeklik ile olan ilişkisi kopmuştur ve gerçeğe karşı yabancılaşmıştır. Bu kişilerde Horney’in[4] Çağımızın nevrotik kişiliği yazısında söz ettiği ego psikolojisindeki nevrotik kişilik bulunabilir. Çünkü bu kişiler dünyanın en “doğru” düşüncelerine kendisinin sahip olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle, bu prototipteki kişiler, düşüncelerini ortaya koyarken başkalarının düşüncelerine saygı göstermediğinin, başkalarının haklarına tecavüz ettiğinin ve ne kadar saldırgan olduğunun farkında değildirler. Bu tavır, kişiyi fanatizme kadar götürmektedir. Kendi düşüncesinden başka bir düşünceyi, değil dinlemeye, duymaya bile asla tahammül edemez. Bu prototipteki kişiler, kendi resmî ideolojisine aykırı düşüncelerle karşılaştığında ve kendi ideolojik, entelektüel birikimi de bunların üstesinden gelmesinde yetersiz kalıyorsa, o takdirde yapacağı tek şey, saldırı, küfür, hakaret gibi “nefret, öfke ve yok etmeye programlanmış duygu ve saldırgan davranışlar göstermeye başlarlar. Ya da ötekileri suçlayarak kendi düşünsel zayıflığını bastırmakta ve bir anlamda kendisini rahatlatmaktadır. Öte yandan kendi düşüncelerine daha da sıkı sarılmaktadır. Ayrıca bu kişiler, resmî ideolojisine sızmaya çalışan nesnel gerçek düşünceyi “etkisiz hale getirmeye” çalışarak, onu bastırma yoluna giderler. Kişi, resmî ideolojisiyle nesnel gerçeklik arasındaki çelişkinin yarattığı düalizme karşı, onu bastırma, yok sayma, görmezden gelme tavırlarını gösterir. Vigilanteler [5] bu tipteki kişilerden oluşur. (s, 130-133)

Devamı var…

 

[1] Keynes kitabında, politika ve yaşam tespitleri, biz neden yalan söylüyoruz? Dürüstlük nasıl çöktü, yalan nasıl yükseldi? konularını detaylı anlatıyor.

[2] Gerçek ötesi

[3] Karen Horney, çağın nevrotik kişiliğini anlatırken, bu tavırları ve eğilimleri sınıflandırır ve şöyle der. “Birine karşı çıkma, saldırıda bulunma, küçük düşürecek sözler söyleme, başkasının hakkı olan bir şeye el uzatma ya da herhangi bir düşmanca davranışta bulunma gibi davranışları anlıyorum. Birincisi saldırgan olma, başkalarına karışma ve söz geçirme, çok şey isteme, emretme, aldatma, kusur bulma eğilimi olarak görünür. Bu gibi tavırları benimsemiş olan kimseler, bazen saldırgan olduklarını fark etmekle birlikte, çoğu zaman bu durumdan büsbütün habersizdirler, gerçekten saldırgan oldukları ve başkalarına zorla bir şeyler kabul ettirmeye çalıştıkları halde, sübjektif yönden kendilerini dürüst bir insan, yalnızca fikrini söyleyen ya da isteklerinde ölçülü olan bir insan olarak görürler.

[4] Karen Horney Alman kökenli Amerikalı psikanalist. 16 Eylül-4 Aralık 1952 Neo Freud’yen bir ekolün “ego psikolojisinin” temsilcisi olmuştur (Okuma günlükleri: çağımızın nevrotik kişiliği, 2011). Freud’dan farklı olarak kişiliğin ve nevrozun oluşumunda biyolojinin ve dürtüsel güçlerin etkilerinden çok kültürel etmenler üzerinde durur. Modern psikanalistler arasında yer alır. İlk kadın kuramcı olarak tarihe geçmiştir. İlk feministlerdendir.

[5] Vigilanteler, sistemin ve yasaların toplumun huzurunu korumada yetersiz kaldığı savına sığınarak, yetkisi olmadığı halde kaba güce ve silaha sarılıp asayişi ve düzeni korumaya kalkışan kişi veya gruplar.

PAYLAŞIN
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

Hakkında admin

Tekrar kontrol edin

İstanbul Tabip Odası: En az iki hafta tam kapanma şart!

Hükümetin koronavirüsle mücadele kapsamında aldığı son tedbirleri ‘yarım tedbir’ diye nitelendirerek, bunları yeterli bulmayan İstanbul ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir