Ana Sayfa / Manşet / Hakikat Sonrası Toplumlarda Yankı Fanusu Etkisi ve Kutuplaşma-1

Hakikat Sonrası Toplumlarda Yankı Fanusu Etkisi ve Kutuplaşma-1

İnternetin getirdikleri

İnternetin henüz kullanılmaya başladığı ilk dönemlerde, benim de dâhil olduğum pek çok kişi, internetin, insanlar arasındaki sınırları tamamen ortadan kaldıracağını, herkes birbirinin fikrini, görüş ve düşüncelerini öğrenmeye, anlamaya, kendisinin eksik ve yanlış bilgilendiği düşüncelerinden kolayca vazgeçebileceğini, kısaca doğru bilginin ve hakikatin bizatihi kendisinin herkes tarafından öğrenileceği beklentisi egemendi. Peki, öyle mi oldu? Olmadı. Ne yazık ki, olmadı. Her zaman olduğu gibi “ne umduk ne bulduk” deyimini doğrularcasına, cehaletin bir kez daha bilgiye tahakkümü oldu. Ağırlıklı olarak sosyal medya aygıtı olarak kullanılan internet, bireylerin kendi fikirlerine ve kendi inançlarına daha da sıkı bir şekilde sarılmasına neden olan bir iletişim enstrümanı olduğu görüldü. Özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte, kullanıcılar farklı görüşte olanlarla değil, kendileri gibi düşünen ve kendilerine benzeyen insanlarla gruplaşmasına yol açtı. Bu konuyu daha iyi anlamamız için, kişilerin gerçeklik algısı nedir bir göz atalım:

 

Kişilerde Gerçek

     Eric Formm, (…) Kişinin düşüncesi, yıllar içinde kendi çevresindeki tepkilerin birikimi ile oluşmakta ve bu düşüncelerin sınırlarını belirlemektedir. Bu durum, kişiyi kendi çevresinin çizdiği düşüncelerin dışına çıkmasını engellemektedir. Durum böyle olunca bu kişiler, çevresinin çizdiği düşünsel ve davranışsal sınırların dışına çıkmaya cesaret ettiğinde ya o çevreden izole edilir ya sertçe uyarılır ya da cezalandırılma, ayıplanma gibi olumsuz tepkilere maruz kalır. Bu durum için Erich Fromm, “İnsanın çekinmesine neden olan şeyin, korku olduğunu -bu korkunun da değer verdikleri inançlarının yanılsamadan başka bir şey olmadığının kanıtlanması ve içinde yaşadıkları kuramların zararlı olduğunun ortaya çıkması olduğunu ve buna ek olarak da kendilerinin sandıklarından daha az saygıdeğer çıkması korkusu olduğunu” söyler. (Formm, 1987, s.47).

 

     Algılar ve Gerçek kitabımın “Kişilerde Gerçek” bölümünde (…)  Kişiler, bir hayat boyu taşıdıkları ve bedel ödeyip emek vererek oluşturdukları çevreleri içinde taşıdıkları düşünceler ile bilindikleri için, kendi düşüncelerinin yanlış olma ihtimalini bile kabul etmezler. Çünkü bu kişiler, düşünsel mahalle baskısından, tecrit edilmekten, başka insanlarca sevilmez olmaktan korkarlar ve sosyal etkilerden çok, çevresinin her dediğine inanma eğilimi taşırlar. Ayrıca bu kişiler gerçekle yüzleşmeden ısrarla kaçınırlar ve aynı şeyi bin kez tekrar ederek, aynı düşünceleri seslendirerek “onları hiç geliştirmeden” yaşamayı sürdürürler. Kişinin bunu durumunu onaylamasının bir nedeni de kendi çevresi içinde, çevresinin ortak düşüncelerine uygun olarak, ona aykırı olmadan yaşamayı kabullenme ihtiyacıdır. Çoğu kişi çevresinin düşüncelerine aykırı olabilecek herhangi düşünceyi mahalle baskısı nedeniyle seslendirmekten çekinir. Bazı yanlışlıkların farkında olsa bile, bu yanlışlıkları seslendirmekten imtina eder. Böylece hedef olmaktan kaçınmayı yeğler. Yani “düşündüğünü söylemekten korkmaya başladı mı kişi, düşünmekten de korkmaya başlar.” (Türkali, 2016)

Bu durumda bulunan kişi, içinde bulunduğu sanal gerçekliği, nesnel gerçeklik olarak algılamaktadır. İşte bu yüzdendir ki kendi yaşadığının dışında bir nesnel gerçeklik olabileceğini düşünmemektedir.

     Dostoyevski: “Sevimli bir şeydir yalan, çünkü gerçeğe götürür bizi. Hayır, kötü olan, yalan söylerken söyledikleri yalana kendilerinin de inanmaları…” der.  (Dostoyevski, 2016, s.347)

“Kişi, kendisine ait ideal imgelerini, hoşa gitmeyen ya da tehlikeli gerçeklerin bilincine varmasını engelleyen bastırma gibi savunma mekanizmaları ile kendini korur ve kendisine acı veren gerçeklerin, bilinç düzeyine çıkmasını engeller. Kişi, öngörüye bağlı itaat edip kendisine dayatılan‘sahte gerçekliği’ sorgulamadan kabullenip kanıksadığı müddet zarfında. Toplumu idare edenlerin, çevresindekilere ve topluma uyguladıkları insani sorun ve felaketlere, idare edilen kişiler duyarsız kalıp teslim olur ve direniş göstermez.

Bu durum, gerçekleri kişinin görmesine yardımcı olma çabalarına karşı koymayı sağlayan terapistin psikoterapideki ‘direnç’i gibidir. Burada gerçekleri ortaya koyanları hedef alan kişinin, sahte gerçekliğini korumak için, yalan, agresifleşme ve başkalarına saldırma durumunu da unutmayalım. Araştırmalarda, “insanların, gerçeklerden çok, inanmak istediklerine, inandıkları şeye” karşı, gerçeğin bilimsel ve nesnel olarak ortaya konulmasına rağmen, hemen bir reaksiyonla inandıklarına daha sıkı bir şekilde sarıldıklarını ortaya koymuştur. Kişilerin gerçeğe değil de inanmak istediklerine inanma eğilimi, kişi açısından hem risksiz hem kişisel çıkarlarını koruması yönüyle de daha avantajlı bir durumdur. Bu sahte gerçeklik, nesnel gerçeklik tarafından yıkılıncaya kadar kişi, nesnel gerçekliği ne kadar çok reddederse, inandıklarına o kadar daha çok inandığını ve bu inandığı sahte gerçekliğin bir kale gibi sağlam olduğunu düşünür. Yani kişi, aslında nesnel gerçekliği değil, kendi imgeleminde yarattığı sahte gerçekliği ile yaşamaktadır. Bu durumdan da memnundur.  (s. 128-129)

Devamı var…

PAYLAŞIN
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

Hakkında admin

Tekrar kontrol edin

Van Gölü’nde ölenlerin sayısı 10’a yükseldi

Gevaş ilçesine bağlı Altınsaç Mahallesi’nde 27 Haziran günü saat 22.00 sıralarında kendi tekneleriyle Van Gölü’ne ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir